Edebiyatın dili erkekti ilk zamanlar, kadın için ses olmayı başarmak kolay olmadı. Kürt Kadın Edebiyatı da son 20 yıldır sessizliğini kırmış durumda. Bu bağlamda İran, Irak, Suriye ve Türkiye'den beş Kürt kadın şairi “4 Ülkeden Kürt Kadın Şairler Buluşması”yla Diyarbakır'dan sonra İstanbul'daydı. Avesta yayınları tarafından hazırlanan “Şahmaran” projesi kapsamında kitapları yayımlanan Kürt kadın şairler Fatma Savcı, Gulîzer, Jana Seyda, Kejal Ahmed ve Nahîd Huseynî şiirlerini okurken, tiyatrocu Julide Kural ise şiirlerin Türkçe çevirisini sundu.
“Şiir hayattı benim için” diyen Kerkük doğumlu Kejal Ahmed, “Kırdım kaderin bilindik aynasını/O çok zamandır boynu bükük kızların önünde durduğu” ile başlayan şiiriyle açtı perdeyi. Şiire başlamadan önce bir dönem siyasetin içinde olduğunu söyleyen Kejal Ahmed, “Herşeye rağmen kadın bir kere aşık olur. Benim gönlümde şiir var” diyordu. Jana Seyda Suriye doğumlu. Kadın ve erkeğin ayrılmaz bütünlüğünden, “Şahmaran” projesinin çıktığında özellikle erkeklerden saldırılar aldığından söz ettikten sonra, yerli ve yabancı birçok yazarın övgüyle bahsettiği İstanbul'da bir deniz göremediğini vurgulayan Seyda'nın “İstanbul Denizin Yok Senin” şiirinden bir alıntı:”Delirsin rüzgar/Yüzüne bayrak dikemediğimizde sessizdir rüzgar/Delirsin ve bağırsın gemilerin yüzüne/İstanbul'un denizi yok!!”. Kadın şairler için “Ancak onlar ağıt yakmak için değil, hüzünlerini bahar gibi giydirmek için sözün peşine düştüler” diyen Nusaybinli Fatma Savcı'yla İstanbul'dan bir solukta Mezopotamya'ya geçtik. Bu dizeler de bakışlarındaki o alçak gönüllülüğü ve sıcaklığı hâlâ unutamadığım Savcı'nın “Gönül Verme Ölüme” şiirinden: “Umut sürekli utanmaz bir aldatmaca/Bilmem, belki bir gün gelir hep beklediğimiz o aşk zamanı/Belki bizim takvimimizde de yazılır bir kez aşkın tarihi/Belki nar tanesi güzelliğindeki çocuklarımız, hayalin yumurtalarında esir kalmaz”... Diyarbakır doğumlu Gulîzer, Dicle Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümünden mezun. “Yürüyüşü usulca, gülüşü töreye uygun” dediği Anadolu kadınının anatomisi, kimliksiz kadınların sesi şiiriyle başlayan Gulîzer, 10 yıldır şiir yazdığından, ailesinin ve çocukluğunda dinlediği masal ve hikayelerin etkisinden söz ediyordu “Kalem bana göre derin kuyulardan su içer. Bazen de mürekkebin göz yaşıdır. Kim hangi dilde ağlayabiliyorsa o dilde yazabilir” derken. Henüz 18 yaşındayken ilk şiirlerini yazmaya başlayan Nahîd Huseynî, İran'da eğitim dilinin Farsça olduğunu, çocukken evde Kürtçe konuştuğunu ama Kürtçe okuyup yazamadığını söylerken hiç de yabancı gelmiyordu söyledikleri. Türkiye'nin yakın tarihinde Kürtler'e uygulanan büyük haksızlıklar ve trajikomik uygulamalar ortada. 12 yıldır ciddi bir şekilde edebiyatla uğraştığını belirten Huseynî'nin tiyatro, dublaj, çeviri, çocuk şiirleri, hikaye gibi alanlarda da çalışmaları var. Julide Kural ile düetinde mırıldandığı “Herçen ekem” o kadar büyülüydü ki neden şarkıcı olmadınız sorusuna “Şiir ruhumu daha çok doldurdu” diyerek cevap veriyordu.
Duyduğumuz sesler “ tarihi boyunca sürgüne ve kıyıma uğramış bir halktan, boz rengi gazların yüz binlerce insanı öldürdüğü topraklardan, yanmış ormanlardan, bir halkın zulmedilen, yasaklanmış dilinden” geliyordu. Bu dil ki tarihi boyunca maruz kaldığı tüm baskılara rağmen kendi yazınını ve kendi edebiyatçısını yetiştirebilmiş, Mehmed Uzun'un dediği gibi var olmayı başarabilmiştir.
“Şiir hayattı benim için” diyen Kerkük doğumlu Kejal Ahmed, “Kırdım kaderin bilindik aynasını/O çok zamandır boynu bükük kızların önünde durduğu” ile başlayan şiiriyle açtı perdeyi. Şiire başlamadan önce bir dönem siyasetin içinde olduğunu söyleyen Kejal Ahmed, “Herşeye rağmen kadın bir kere aşık olur. Benim gönlümde şiir var” diyordu. Jana Seyda Suriye doğumlu. Kadın ve erkeğin ayrılmaz bütünlüğünden, “Şahmaran” projesinin çıktığında özellikle erkeklerden saldırılar aldığından söz ettikten sonra, yerli ve yabancı birçok yazarın övgüyle bahsettiği İstanbul'da bir deniz göremediğini vurgulayan Seyda'nın “İstanbul Denizin Yok Senin” şiirinden bir alıntı:”Delirsin rüzgar/Yüzüne bayrak dikemediğimizde sessizdir rüzgar/Delirsin ve bağırsın gemilerin yüzüne/İstanbul'un denizi yok!!”. Kadın şairler için “Ancak onlar ağıt yakmak için değil, hüzünlerini bahar gibi giydirmek için sözün peşine düştüler” diyen Nusaybinli Fatma Savcı'yla İstanbul'dan bir solukta Mezopotamya'ya geçtik. Bu dizeler de bakışlarındaki o alçak gönüllülüğü ve sıcaklığı hâlâ unutamadığım Savcı'nın “Gönül Verme Ölüme” şiirinden: “Umut sürekli utanmaz bir aldatmaca/Bilmem, belki bir gün gelir hep beklediğimiz o aşk zamanı/Belki bizim takvimimizde de yazılır bir kez aşkın tarihi/Belki nar tanesi güzelliğindeki çocuklarımız, hayalin yumurtalarında esir kalmaz”... Diyarbakır doğumlu Gulîzer, Dicle Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümünden mezun. “Yürüyüşü usulca, gülüşü töreye uygun” dediği Anadolu kadınının anatomisi, kimliksiz kadınların sesi şiiriyle başlayan Gulîzer, 10 yıldır şiir yazdığından, ailesinin ve çocukluğunda dinlediği masal ve hikayelerin etkisinden söz ediyordu “Kalem bana göre derin kuyulardan su içer. Bazen de mürekkebin göz yaşıdır. Kim hangi dilde ağlayabiliyorsa o dilde yazabilir” derken. Henüz 18 yaşındayken ilk şiirlerini yazmaya başlayan Nahîd Huseynî, İran'da eğitim dilinin Farsça olduğunu, çocukken evde Kürtçe konuştuğunu ama Kürtçe okuyup yazamadığını söylerken hiç de yabancı gelmiyordu söyledikleri. Türkiye'nin yakın tarihinde Kürtler'e uygulanan büyük haksızlıklar ve trajikomik uygulamalar ortada. 12 yıldır ciddi bir şekilde edebiyatla uğraştığını belirten Huseynî'nin tiyatro, dublaj, çeviri, çocuk şiirleri, hikaye gibi alanlarda da çalışmaları var. Julide Kural ile düetinde mırıldandığı “Herçen ekem” o kadar büyülüydü ki neden şarkıcı olmadınız sorusuna “Şiir ruhumu daha çok doldurdu” diyerek cevap veriyordu.
Duyduğumuz sesler “ tarihi boyunca sürgüne ve kıyıma uğramış bir halktan, boz rengi gazların yüz binlerce insanı öldürdüğü topraklardan, yanmış ormanlardan, bir halkın zulmedilen, yasaklanmış dilinden” geliyordu. Bu dil ki tarihi boyunca maruz kaldığı tüm baskılara rağmen kendi yazınını ve kendi edebiyatçısını yetiştirebilmiş, Mehmed Uzun'un dediği gibi var olmayı başarabilmiştir.

